Luzern`de, sonunda yaptığımız kısa ve hızlı bir yemek molası ile birlikte öğlen vakitlerinde sonlanan gezimizden, 1 saatlik mesafede bulunan “Interlaken” bölgesine doğru yola çıkmıştık. Interlaken bizi ayrı bir heyacanlandırıyordu çünkü önümüzde geçireceğimiz 2 günün kilit noktası konumundaydı. Hem yarın, tam bir günü geçireceğimiz “Jungfraujoch” trenine buradan binecek hem de bugün bölgede geçireceğimiz aktivitelerin merkez noktasını oluşturmaktaydı Interlaken.

Luzern’den Interlaken bölgesine giden yolda oldukça keyifli doğrusu. Yol üzerinde baktıkça bakasımızın geldiği, manzarası ile heybetli bir görüntü veren şelalesi sanki ziyaretçilerine bir ön gösterim yapıyor gibi.


Luzern-Interlaken yol hattında çektiğimiz kısa bir videoyu da manzarayı görebilmeniz için paylaşıyorum.

Interlaken adından da anlaşılacağı üzere ‘iki göl arasında’ manasına geliyor ve bu göller muhteşem doğaları ile Thun ve Brienz gölleridir. Bu nispeten ufak ancak doğasına hayran kalacağınız bölgede olmazsa olmaz yapılacaklar arasında Harder Kulm tepesine çıkmak ve göllerden birinde de yüzmek olarak özetleyebiliriz. Her iki tecrübemizle ile ilgili aşağıda detaylı paylaşımlarımızı bulabilirsiniz. Yapamadığımız ancak bölgeye özgü olarak tavsiye edilenler ise ‘William Tell Açıkhava Tiyatrosu’ gitmek ve ‘Ballenberg Açıkhava Müzesi’ni gezmekti; bunlara da aşağıda kısaca değiniyorum.

William Tell Açıkhava Tiyatrosu: İki gölü birbirine bağlayan yolun orta noktalarında yer alan bu tiyatro bildiğimiz William Tell’in hikayesini betimliyor. Hatırlayacağınız gibi William Tell, ki kendisi İsviçre’li oluyor, tutsak edildiği Avusturya hükümdarı tarafından metrelerce uzaktan oğlunun kafasının üzerine koyulan elmayı bir ok ile hedef almaya zorlanıyor. Bu hikayenin günümüzde hala doğruluğuna ilişkin bir bulgu olmadığını da bir not olarak düşmek isterim. Açık havada ve kalabalık bir oyuncu kadrosu ile (yaklaşık 200 kişi) festival havasında düzenlenen bu gösteriye vaktiniz olursa ve gösteri saatlerini de programınıza uydurabiliyorsanız, katılmak farklı bir serüven olabilir. Biz katılamamıştık ancak aklımızda da kalmıştı doğrusu.

Ballenberg Açıkhava Müzesi: Brienz gölünün hemen doğusunda yer alan canlı bir açıkhava müzesi. Geleneksel mimarileri ile 100’den fazla İsviçre evinin bu bölgeye taşınması ile oluşturulmuş bir müze. Bu evlerin bazılarında peynir yapımı, örgü örme gibi yöresel faaliyetler halen devam etmekte ve canlı olarak sergilenmektedir. Oldukça büyük bir araziye kurulduğundan gezmenin de vakit alacağı bir faaliyet olduğunu, programınızı yapabilmeniz açısından bilmenizde fayda var.

Harder Kulm: Interlaken tren garının hemen arkasında yer alan füniküler ile 1322 metrelik rakıma sahip Harder Kulm tepesi, yaklaşık 10 dakikalık bir yolculukla erişebildiğiniz, muazzam ve eşsiz bir manzaraya sahip, seyir terası ile güneşlenebileceğiniz alanları bulunan, içeceklerinizi alıp soluklanabileceğiniz orta büyüklükte bir kafenin de bulunduğu, muhakkak gidilmesi gereken bir yer. Her iki göl de ayaklarınız altında ve karşınızda da İsviçre Alp’lerinin en yüksek noktası olan “Jungfraujoch”.

Gidiş zamanıza göre fazlaca kuyruk beklemek zorunda kalabileceğinizden, tepeye çıkmak için çok geç vakte kalmamanızı öneririm.

Benim şu ana kadar gördüğüm, 7 yaşındaki oğlumun da biraz da dikkat çekmek adına korkusunu belli ettiği, en dik fünüküler yolculuğu sanırım bu idi. Yolculuk esnasında bizim gibi fotoğraf ve video çekmek isterseniz en önde yer alan kabindeki en ön koltuklara veya bizim gibi yine en öndeki merdivenlere oturmanızı tavsiye ederim.

Tepeye yürüyerek de çıkmak mümkün ve bunu yapan tracking tutkunları da eminim çok zorlanıyorlardır ama sonunda da çok büyük keyif alıyorlardır.

Aşağıdaki Video, füniküler’in tırmanışı esnasında çektiğimiz bir video. Videoda zorlu parkuru yürüyerek çıkan bir grubu görebilir ve füniküler kabininin içi hakkında da izlenim edinebilirsiniz. İçerideki oturma düzeni görebileceğiniz gibi biraz tıkış tıkış.

Yukarı vardığınız zaman sizi toprak kısa bir patika bekliyor. Burada bölgeye adına veren iki gölden biri olan Brienz gölünün manzarası da müthiş. Şansımıza, başlangıçta endişe etmemize rağmen, hava oldukça güzeldi. Ne yağmur ne sis vardı, hava pırıl pırıldı ve uzak mesafeleri gözlemlemek oldukça rahattı.

Seyir terasından çekilen fotoğraflarda arka planda yer alan göl ise bu sefer diğer göl, yani aynı gün akşam vakitlerinde yüzeceğimiz Thun gölü.

Arka planda ertesi günkü maceramızı geçireceğimiz “Jungfraujoch” yer almakta. Gördüğünüz gibi Ağustos ayı olmasına rağmen tepeleri kar ile kaplı.


Bir de ben poz vermesem içimde kalacaktı J))

Tüm manzarayı görebileceğiniz video muzun linki de burada

Gezimizi tamamlayıp tekrar aşağıya indiğimizde saatler 16:00yı biraz geçiyordu sanırım ve bir sonraki marjinal deneyimimizi gerçekleştirebilmek adına aracımıza yönelmiştik. Aklıma gelmişken hemen belirteyim, biz öğlen vakitlerinde tren garına geldiğimizde maalesef buradaki sınırlı kapasiteye sahip her iki otoparkta dolu idi. Yapmanız gereken bizim gibi biraz aracınızla dolanıp, tahsis edilmemiş park alanlarından uzak durarak, ceza yemeyeceğinizi düşündüğünüz bir mevki bulmak olacaktır.

Thun Gölü’nde yüzmek: Dönüş yolculuğumuza başlamıştık ve istikametimiz Thun gölü kıyısından uzanarak Bern’e ulaşmaktı. Tabii bunu yaparken de ufak bir mola verip bu bölgede yapılması gerekli faaliyetlerimiz içerisinde sıralanan gölde yüzmek ve biraz da güneşlenebilmek için uygun lokasyon var mı diye bakınıyorduk. Bunu yapabilmek için de sık sık ana yoldan ayrılıp gölün kıyısından bir müddet gidip sonra tekrar ana yola bağlanıyorduk. Ister göle girmek gibi bir niyetiniz olsun veya olmasın, yolu buraya düşenlere bu şekilde göl kıyısından gitmelerini tavsiye ederim, manzara mükemmel. Biz bu şekilde 3 veya 4 kez göl kıyısına giren yollara saptıktan sonra en sonunda uygun olacağını düşündüğümüz ve tek tükte olsa göle giren birilerini gördüğümüz bir mevkide aracımızı durdurduk. Tren yolunun altındaki tünelden yürüyerek geçip, göle doğru uzanan ufak bir merdiveninin de ve yakınlarında aralarında biraz mesafe de bulunan oturmak için birkaç bankın da bulunduğu, zemini çimen ufak bir lokasyon bulduk kendimize. Sonrası malum.

Antalya’da bulunan Köprülü Kanyon’da hiç yüzdünüz mü? Biz ilk defa 2 sene kadar önce kano yaparken yüzmüştük Köprülü Kanyon’da ve yine şimdiki gibi Ağustos ayı olmasına rağmen su çivi gibiydi.

Işte resme aldanmayın ama burası da tam öyle. Ilk birkaç dakikayı atlatırsanız sonrasında pek birşey hissetmediğiniz için yüzmek daha kolaylaşıyor ama zor kısım ilk suya dalış ve suyun içerisinde ilk dakikaları geçirmek J)

Oğlumuz Köprülü Kanyon’da bizi şaşırtan bir performans ile neredeyse bütün kano güzergahı boyunca yüzdüyse de 2 sene önce, şimdi sanırım suyun biraz bulanık olmasının da etkisi ile şöyle bir girdi ve çıktı. O daha çok güneşlenmeyi tercih etti. Burada bu manzarada bu sadelik ve doğallıkta yüzmek gerçekten keyifli idi. Kesinlikle ama kesinlikle tavsiye ederim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir