İlk defa geldiğimiz bu deniz seviyesinin altında kalan ülkenin, kanalları ile ünlü ve ‘Kuzeyin Venedik’i” diye adlandırılan Amsterdam şehrinden beklentilerimiz gerçekten çok fazla idi. 3 gece geçireceğimiz bu güzel şehirde kalacağımız evi Airbnb’den ayarlamıştık ve hayatımızda ilk defa bir evi, ev sahipleri ile birlikte paylaşıyor olacaktık. Gerek otel gerekse de müstakil daire bulmakta zorlandığımız için aynı evde ev sahipleri ile beraber kalmaya, airbnb’den ev sahiplerine yapılan yorumları ve verilen puanları uzun uzadıya inceledikten sonra, karar vermiştim. O dönem 4 yaşında olan oğlumuz ile birlikte böyle paylaşımlı bir evde kalmak biraz risk gibi dursa da aslında sadece uyumadan uyumaya daireye gittiğimiz için ve ev de nispeten büyük, geniş dubleks bir daire olduğu için biz son derece memnun kaldık.


Paylaşımlı dairede kalma konusunda siz de bizim gibi kararsız kalıyorsanız diye odamızın resmini de paylaşıyorum. Dubleks dairenin üst katında (bavullarımızı yüklenip çıkartmak biraz zor olmuştu gerçi) kendine ait balkonu bulunan hoş güzel bir odaydı. Muhit sessiz ve sakindi ve de bu daireyi tercih etme nedenlerimden birini de oluşturduğu üzere evin çok yakınında bulunan 2 numaralı tramvay’a atlayıp 15-20 dakika gibi kısa bir sürede Dam Meydanı’na gidebiliyordunuz. Ayrıca Schipol Havalimanın’dan da trene binip Leylaan istasyonunda indiğinizde 10 dakika kadar düz, yokuşu olmayan bir yolda yürüyerek de buraya ulaşabiliyordunuz. Yukarıda bavullarımız ve biz akşam 19:00 sularında odamıza doğru giderken görebilirsiniz.

Eşyalarımızı odamıza yerleştirir yerleştirmez kendimizi, biraz da ev sahibesinin yönlendirmesi ile, hemen 5 dakikalık yürüyüş mesafesinde bulunan Heemstedestraat tramvay durağında, 20-25 dakika sonrasında da Dam meydanında bulmuştuk. Aşağıdaki fotoğrafı çektiğimizde sanırım saatler 21:00’i geçiyordu ve görebileceğiniz gibi aylardan Eylül ayı olmasına rağmen taş atsan yere düşmez misali sokaklar tıklım tıklım dolu idi. Sokaklarda biraz kaybolup sağımızı solumuzu öğrendikten ve de ertesi günkü aktivitelerimizi zaman kaybetmeden geçirebileceğimize kanaat getirdikten sonra, evimize geldiğimiz gibi gece otobüs seferlerine muhtaç kalmadan dönmüştük.

Ertesi sabah ev sahiplerimiz bize güzel bir sürpriz yapmışlar ve sabah kahvaltısı için kruvasanlar ve yanında da reçel bulunan şık bir kahvaltı hazırlamışlardı. Biraz da rahatsız olmayalım düşüncesi ile olsa gerek odalarına çekilmişlerdi. Daha öncede belirttiğim gibi airbnb’den eğer ki böyle ev sahiplerine düşebiliyorsanız, bence hiç düşünmeden bu şekilde bir konaklamayı tercih edebilirsiniz diyerek, lafı daha fazla da uzatmadan o günkü aktivitelerimize anlatmaya geçiyorum.

Amsterdam’da kanallar 17. Yüzyılda Amstel nehrini kontrol altına almak ve böylecede kuru zemin miktarını arttırmak amaçlı yapılmaya başlanmış. Zamanla da dönemin zengin tüccarları bu kanalları fırsata çevirip, turistleri buralara çekmek amaçlı olarak tekne turları düzenlemeye başlamışlar ve bu durum günümüze kadar taşınmış. Günümüzde 100’ün üzerinde kanalı, bunların üzerinden geçen 1,000 adedin üzerinde köprüsü ve 2,000 adedin üzerinde de bu kanallarda dolaşan seyir botları ile Amsterdam hiç kuşkusuz ticaret merkezi olma hüvviyetini, turistik bir merkez olarak da taçlandırabilen, ender yaşanılası şehirlerden biri olarak ön plana çıkmaktadır.

Biz de tabii buraya ilk defa yolu düşen herkes gibi bu kanalları bu sefer gündüz gözü ile de görmek ve kanallar üzerinde yürüyüş yaparken Venedik ile de mukayesesini yapabilmek amacı ile sabahtan kendimizi ilk önce Dam meydanı’na sonrasında da kanallar üzerinde keyifli bir sabah yürüyüşüne teslim ediyoruz. Burası tabii aynı zamanda bilindiği üzere bir bisiklet şehri. Benim her ne kadar bu tatilimiz esnasında görüşmesek de Amsterdam’da çalışan arkadaşlarımdan bildiğim, öğrendiğim burada herkesin bisikletinin olduğu ve yaptığınız iş ve pozisyonunuzdan ne olduğu önemsenmeksizin bisikletin bir yaşam tarzı haline geldiği bu şehirde herkesin temel ulaşım alternatifleri arasında bisiklet bulunduğudur. Benim burada uluslararası şirketlerde müdür pozisyonunda çalışan arkadaşlarım, Türkiye de olsalar yanından bile geçmeyecekleri üzere, gayet normal bir şekilde buraların kültürüne de ayak uydururcasına bisiklet ile işe gidip gelmeyi çok güzel bir şekilde benimsediklerini şahsen biliyor ve takdir ediyorum.

Şehri dolaşmak ise gerçekten ayrı bir zevk, insan ne yorgunluğunu hissediyor ne de susamışlığını. Hele de manzarası olan yerlerde fotoğraf çekmek ve de cafe veya bar/restaurantlarında birşeyler yerken kendinizi turist kalabalığının içerisinde sanki uzun yıllar burada yaşıyormuşcasına hissetmek gerçekten son derece keyifli.


Sabah yürüyüşümüzü tamamladıktan sonra tekrar Dam Meydanı’na geri dönüyoruz.

Dam meydanı,  ana tren istasyonun 750 metre kadar güneyinde yer alıyor. 200×100 m2’lik açık bir alana sahip. Nieuwendijk, Kalverstraat ve Red Light District gibi birçok turistik cadde ve merkezin kesişim noktasında yer alıyor bu tarihi meydan.


Dam Meydanı’ndaki bu seferki durağımız ise artık günümüzde birçok şehirde de bulunan Madame Tussauds müzesi.Bu müzeyi biraz da keyifli bir vakit geçirmek isterseniz diye öneriyorum sadece ancak bilmenizde de fayda var buradaki malmumu heykellerin sayısı gerçekten çok fazla ve biz de bunu fırsat bilip bol bol fotoğraf çektiriyoruz


Messi’nin yanında şampiyonluk kupamızı da kaldırdıktan sonra öğlen vakitlerinde müzeden ayrılıyoruz.

Sonrasında yürüyerek geldiğimiz yer ise Bloemenmarkt yani diğer bir adı ile Çiçek Pazarı. Burasının görülecek olmazsa olmaz yerler arasında olduğunu söyleyemem ama 1862 yılından beri hizmet veren bu pazar her çeşit tohum, canlı çiçek çeşitlerini bulabileceğiniz rengarenk bir yer. Aynı zamanda dünyadaki tek su üzerinde yüzen çiçek pazarı olan bu yerin Dam Meydanı’ndan 10 dakikalık bir mesafede yer alıyor olmasından dolayı eğer ki bizim gibi yürüyerek şehri keşfetmeyi sevenlerdenseniz, görmenizi tavsiye ederim.

Akşam vakitlerinde ise daha hava aydınlık iken, geldiğimiz andan beri her turisti olduğu gibi bizi de cezbeden, yapmazsak sanki çok pişman olacağımızı hissettiğimiz, bu kanallar şehri olan Amsterdam’da en başta yapılası olan şeyi yapıyoruz. Evet bildiniz kanal turuna katılıyoruz. Tabii burada kanal turu yapmak istediğinizde önünüze sayısız alternatifler çıkıyor. Farklı tip botlar var, farklı tur şirketlerinin farklı güzergah ve uygulamaları  var, ücretlerler değişken vs. vs. Hangi turun sizin için en doğrusu olacağına yönelik yapılacak olan seçimde ise tavsiyem internetten az biraz araştırma yaptıktan sonra Amsterdam kartınız olup olmama durumuna da göre, katılacağınız tura Amsterdam’a gelip de kendi gözlerinizle gördüğünüzden sonra karar vermeniz olacaktır. Bizim tercihimiz ise tur şirketinin adını hatırlamamakla beraber yan ve üst tarafları, gezi teknesi olduğu için dışarıyı görüp de fotoğraf çekebileceğiniz şekilde camekan hale getirilmiş, 20-25 kişilik botlar oluyor. Tabii Amsterdam’da bulunduğunuz dönemde eğer ki hava koşulları el veriyorsa her ne kadar etrafı camekan da olsa kapalı tip bir gezi teknesi yerine açık tip bir gezi teknesi ile turunuzu gerçekleştirmek daha keyifli olabilir hatırlatmasını da yapayım.


Amsterdam’daki ikinci günümüzün sonlarına doğru yaklaşırken de kalan vaktimizi gece gezmelerine ayırıyoruz. Ünlü Red Light District’in de sınırlarında dolaşıp akşam yemeğimizi de yedikten sonra evimize gece 24:00 sularında çekiliyoruz.


Amsterdam’daki 3. Günümüze ait planlamamızda ise sırası ile  Rijks Müzesi, Van Gogh Müzesi ve Heineken Experience ile oğlumuzun bebek arabasında uyuyakalmasını beklediğimiz için kıyısından köşesinden de gözlemleyemediğimiz “Red Light District”i az biraz da olsa gözlemlemek vardı.

Museumplein’da birbirini çok yakın mesafede bulunan Rijks ve Van Gogh müzeleri buranın görülmeden gidilmeyecek yerleri arasında yer alıyor. “Iamsterdampass” kartı olanlara Van Gogh Müzesinin girişi ücretsiz olmak ile beraber Rijks müzesinin girişi her hallukarda ücretli ve 2016 yılı fiyatı yetişkinlere 17,5€ iken 4 yaşındaki oğlumuz için ücretsizdi.

Van Gogh müzesi, Hollanda’nın en çok ziyaretçi çeken ve aynı zamanda dünyada da en çok ziyaretçisi olan 23. Müzesi. Van Gogh’un 19. Yüzyılda yapmış olduğu eserlerin sergilendiği bu müzeyi yılda 2 Milyonun üzerinde ziyaretçi gezmektedir. Müzede Van Gogh’un 200’ün üzerinde tablosu, 500’ün üzerinde çizimleri ve 750’nin üzerinde yazılı dokümanları sergilenmektedir.

200 yıldan fazla bir süredir ziyaretçilerine kapısı açık olan Rijks müzesinde ise 8,000 adetin üzerinde Hollanda ve dünya sanatlarından baş yapıtlar sergilenmektedir.

Bizim müze ziyaretlerimiz doğrusunu itiraf etmek gerekirse biraz hızlı oluyor ve hakkını vere vere olmuyor maalesef, kendimize göre gerekçemiz ise dışarıda daha bu kısıtlı zamanımızda keşfedilecek daha cazibeli yerlerin olduğuna inanıyor olmamız. Bu yüzden bu iki çok önemli olduğunu bildiğimiz müzelerde toplam geçirdiğimiz süre maalesef 3-4 saat oluyor ve sonrasında yeni keşiflere rotamızı çeviriyoruz.

Bir sonraki durağımız ise hemen 500 metre mesafede yer alan ve bira yapımına ve tarihçesine de tanıklık ettiğimiz “Heineken Experience” oluyor. 1991 yılında açılan Hollanda’nın yerel bira markası olan Heineken’in tarihi ve yapılışını izleyip tadım da yapabileceğiniz bu yerde, size de bize olduğu gibi ilginç gelebilir.

Burada da yaklaşık 1,5-2 saat vakit geçirdikten sonra Amsterdam’da bir diğer yapılmadan dönülürse kinayeli bakışlara maruz kalabileceğiniz, pozumuzu veriyoruz.

Sonrasında birşeyler de atıştırıyoruz ve

 oğlumuzun 3 günü dolu dolu gezdikten  sonra bebek arabasında uyuyakalmasını fırsat bilerek “Red Light District”i ucundan geziyoruz. Kalabalığa bakar mısınız.

Tabii bu gezintimiz kısa sürüyor zira oğlumuz uyurken “acaba ben birşeyler mi kaçırıyorum” endişesine kapıldığı için 30-45 dakika kadar sonra uyanıp gecenin finalini de beraberce yapıyoruz.

Comments

  1. Dear Dişçi Family,

    Severek izliyorum, ben de böyle yaşamak istiyorum ama olmuyor. Neyim eksik?
    Sevgilerimle,
    Tolgahan

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir